UMUT et, HAYAL kur - Blogcu

neresindeyim hayatın,?

1/10/2009 - seyyah...

Kategori: neredeyim

Size hiç kimsenin bilmediği bir sırrımı söyleyeyim mi?

İyi bir sır tutucu musunuz?

Eminim ki öylesiniz.

Ben her zaman, iyi sır tutucularla dostluklar kurdum. Hayatımın her döneminde farklı simalar yanımdaydı, ama inanın her biri sözlerimin binde birine değer vermedi. Kiminin adını hala daha hatırlarım, kimininkini de unuttum gitti. Hayatımı iki evreye ayırıyorum ve size en büyük sırrımı yani hayatımı ikiye ayıran olayı anlatacağım. Biliyorum birçoğunuz inanmayacak, bazılarınız da dalga geçecek benimle. Olsun.

Önceden farklıydım ben, akşamları erken yatar, okuluna gider, hocalarının verdiği ödevi eksiksiz yapar ve dostluk kurduğum insanlara sınırlama koymazdım. İlkokulun ilk gününde bütün defterleri kaplanmış, tüm malzemeleri eksiksiz alınmış olarak okula gittim. Öğretmenimin dikkatini ilk günden çekmiştim ve sınıf başkanı olmuştum. Daha sonra okul bando takımının majörü, bilgi yarışmasına katılacak ekibin başkanı ve öğrenci birliği baş üyesi oldum. Yaşıtlarımdan bir gömlek büyük görünmek hoşuma gidiyor, ruhumu okşuyordu. Öğretmenimizin çalışkanlığımı ve efendiliğimi sınıfın içinde yüksek sesle söylemesi o günlerde duymaktan çok zevk aldığım övgülerden biriydi. Sonra lise başladı. Lisede ilk olarak, yine sınıf başkanı oldum ve ardından sırayla geldi tüm önemli görevler. Okul müdüründen onur belgesi aldığım gün bütün okul beni alkışlamıştı, ama artık bu alkışlara iyice alışmıştım. Ve. Nasıl söylenir bilmem, siz hiç böyle bir duyguyu yaşadınız mı, bu alkışlar beni tatmin etmez olmuştu.

O dönemlerde nefsime hoş gelen, hayatın çok önemli olduğunu vurgulayan kitaplara da iyice merak salmıştım ve o kitaplar zaten gururlu olan nefsime can katmış beni yükselttikçe yükseltmişti. Kendimi dünyanın merkezine koymuştum ve bütün olaylar benim çevremde gerçekleşiyordu. Dünyayı kurtaran adam gibiydim hani. Konuşurken önce öksürür sonra ne kadar bilgili olduğumu belli etme adına anlaşılmaz bir söz söyler ve ardından sözlükte dahi anlamlarına rastlanmayan kelimelerle derme çatma cümleler kurardım.

O dönemde çevremde çok kız olurdu. Ben hiç birine yüz vermezdim. Bırakın yanıma yaklaşmayı, selam vermeyi dahi şeref saydıklarını düşünürdüm. Çözemedikleri soruları mırın kırın ederek bana getirdiklerinde ne kadar da aptalsınız der gibi kafalarına vura vura şipşak soruyu çözüverirdim.

Üniversite sınavından aldığım puanı görünce şok oldum. İnanamadım. Ben o kadar düşük puan alamazdım. Evet. Türkiye üçüncüsü olmuştum. Beni iki kişi geçmişti. İki kişinin ardında kalmıştım. Bu olamazdı. Resimlerim tüm duvarları doldururken televizyon kanalları benimle mülakat yapmak istiyorlardı. Çıktım. Konuştum. İki kişinin ardında kalmanın beni ne kadar üzdüğünü belirttim ve “Bir daha bu hatayı tekrarlamayacağım” dedim. Sonrasında bütün özel üniversiteler ve devlet üniversitelerinden davet mektupları aldım. Bir çoğuna bakmadan çöpe attım ve Bilkent Üniversitesi’ni seçtim. Orada okumamın oraya fayda sağlayacağını düşünüyordum.

İşte anlattığım gibi, hayatımın ilk evresinin nasıl olduğunu pek iyi anladınız. Bir sürü insan vardı çevremde ve her birinin sıkı arkadaşım olduğunu düşünüyordum. Onlarla gırgır şamata ediyor ama hiçbir zaman efeliği de bırakmıyordum. Toplumun içinde değerli bir birey olmuştum, konuştuğum zaman dinleniyor, hayatım bir plan program çerçevesinde ilerliyordu. Boş geçirecek bir dakikam dahi yoktu.

Bir sabah erkenden kalktım, sıradan bir gün başlıyordu. Önce banyoya girdim, ellerimi yüzümü yıkadım. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Aynanın karşısına geçtim ve yüzüme baktım. “ Bugün önemli işler yapacaksın,” dedim kendi kendime. Okuduğum kişisel gelişim kitapları her sabah bu şekilde ayna karşımda kendimi motive etmemi söylüyordu ve bende yapıyordum. Mutfağa girdim, buzdolabını açıp süt kutusunu elime aldım. Çekmecelerin üçüncü gözünden de ballı mısır gevreğini aldım. Büyükçe bir tabağa önce mısır gevreğini boşalttım, ardından sütü ve salona gidip koltuğun yanına bıraktım. Her sabah gazetem kapıya gelirdi ve ben, güne başlamadan önce mısır gevreği ile kahvaltımı yaparken gazete okumayı çok severdim. İlk önce manşetleri okurdum. Üçüncü sayfa haberlerine hiç bakmazdım, aynı şekilde en arkadaki spor haberleri de dikkatimi çekmezdi. Orta sayfalardaki dünya gündemi ve takip ettiğim önemli yazarların neler dediklerini dikkatlice okurdum. Ben birkaç köşe yazarını her gün mutlaka takip ederim, hatta iki tanesi için iki ayrı gazete alıyorum eve. Gazetelerin birine hiç bakmıyorum bile sadece takip ettiğim yazarı okuyup atıyorum.

Gazeteyi masanın üzerine tamamen açıp mısır gevrekli süt tabağımı da kucağıma alarak sabahın erken saatlerini geçirdikten sonra diğer insanların uyanma saatleri gelip mahmur gözlerle etrafı izlerken, ben evimin kapısını açıp ayakkabılarımı ayağıma geçirmiş oluyorum. Sabahları geç kalan insanlardan nefret ederim. İnsan biraz sorumluluk sahibi olmalı, modern dünya hayatında sorumluluk sahibi olmayan insanlara yer yok. Çoğu zaman kullandığım bir terim var, yaptığı işlerde en iyi olamayan, başarısızlıklar içinde boğuşan veya başkalarından medet uman insanlar için; “asalak”. Evet, benim gözümde başarısız olan insanlar toplumun üzerinde bir leke gibi bekleyen, kambur oluşturan asalaklardır ve günü geldiğinde temizleneceklerdir.

Okuldaki ilk dersimde en önde oturarak hocayı pür dikkat dinledim. Verdiği araştırma konularını not defterime kayıt ettim ve ders çıkışı hemencecik bilgisayar kütüphanesine gidip araştırdım. Öğle yemeği için yirmi beş dakika ayırdım kendime ve öğleden sonra çalışma grubumdaki dostlarımla birlikte çalışmak için okuma odasına doğru yürümeye başladım. Çalışma grubumda üç kişiyiz. Ben grup başkanıyım, Devrim ve Mine’de grup arkadaşlarım. Biz çalışma grubumuzu bir insan bedeni gibi düşünüp parçalara ayırdık. Bu sayede bir araştırma yaparken veya bir konuyu sunarken zorluk yaşamıyoruz. Ben bedenin beyni görevini üstlendim. Mine gurubumuzun kolları ve gövdesi, yazı işlerini ve tertip düzeni o ayarlıyor. Hazırladığımız sunumlara son halini o kazandırıyor. Devrim’de grubumuzun bacakları, farklı yerlerdeki araştırmaları yapıyor ve grup içindeki iletişimi kontrol ediyor. Biz haftada bir defa mutlaka toplanıyoruz ve istişare yapıyoruz, bir haftalık planımızı oluşturuyoruz. Okulda bizim kadar düzenli çalışan bir başka grubun olmadığını bütün hocalarımız belirtiyor ve bizden övünçle bahsediyorlar.

Okuma odasına doğru yürüyordum. Toplanma saatimize yirmi dakika vardı. Mine ve Devrim gelinceye kadar biraz okuma yaparım diye düşünüyordum ki kantinin önünden geçerken onları gördüm. Sırtları bana dönüktü. Sessizce yaklaşıyordum. Konuşmaları kulağıma geliyordu.

“ Sıkıldım bu gereksiz adamdan,” dedi Devrim.

“ Al benden de o kadar,” diye üstüne ekledi Mine, elindeki çaydan bir yudum aldı. Kolundan aşağı düşmekte olan çantasını düzeltti.

“ Bir insan ancak bu kadar gereksiz olabilir,” diye tekrarladı Devrim, “Kendini veliaht falan sanıyor herhalde, yağmur dahi yağmak için bundan izin alıyor sanki öyle tavırları var ki bazen gözünün üstüne yumruğu çakmamak için kendimi zor tutuyorum.”

“ Neyse, neyse boş ver” dedi Mine, “ Dönem bitinceye kadar katlanacağız”, sesi biraz alçaldı “Bu kendini beğenmiş geri zekâlıya”

Duyduklarıma inanmak istemedim. Bu ikisi nasıl olur da benim hakkımda bu şekilde konuşabilirlerdi. Oysa dönem başında beraber grup yapalım mı diye sormak için gelmemiş miydi bu kız ve benim bütün tereddütlerime cevap vermemiş miydi? Ya Devrim’e ne demeli, okula başladığımız günden bu yana benim hep yanımda değil miydi? Beceremediği işleri gelip bana sormuyor muydu? Şimdi neden bu şekilde davranmıştı?

Sırtımı döndüm ve gittim. Hayatımda ilk defa başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Dik bir yokuştan aşağı yuvarlanmıştım. Ne yapacağımı bilemedim. O gün toplantıya katılmamayı düşündüm ama gururum izin vermedi.

“ Aaa” dedi, beni uzaktan gören Mine, “ Yüzün bembeyaz görünüyor hasta mısın?”

“ Yok” dedim yutkunarak, “ İyiyim.”

“ Nasılsın abi” dedi Devrim.

“İyidir, seni sormalı. Neler yaptın görmeyeli.”

“konuştuklarımızı halletmeye çalıştım ama bir konuda yeterli bilgiye ulaşamadım.”

Mine gülümsedi, “Hallederiz” dedi. Birlikte okuma odasına girdik. Benim aklım duyduklarımdaydı ve şu konuştuklarımızla duyduklarım arasındaki farkı bulmaya çalışıyordum.

“Abi sen gerçekten kötü görünüyorsun” dedi Devrim. “Seni hiç böyle solgun görmemiştim”

Konuşmadım. Biraz önce arkamdan konuşanlar sanki onlar değilmiş de başkalarıymış gibi şimdi benim için endişeleniyorlardı. Korktum. İki yüzlülük kelimesinin gerçek manasını hayatımda ilk defa yaşayarak öğreniyordum. Konuşmanın ve üzerlerine daha fazla gitmenin bir anlamı olmadığını düşündüm ama son bir şey de söylemek istiyordum.

“ Arkadaşlar” dedim, “ Benim hakkımdaki gerçek düşünceleriniz nedir?”

“Bu nasıl soru ki” dedi Mine, “ Sen en zekimizsin.”

“ Çok doğru” diyerek tasdik etti Devran.

“ Peki” dedim ve gerçekten kendimi kötü hissettiğimi söyleyerek ayrılmak istedim. Beni tasdik ettiler. Yanlarından ayrıldım. Biliyordum ki hakkımda konuşacaklardı.

O gün eve çok geç saatlerde gittim. Deniz kenarındaki bir banka oturup hayatımı düşündüm. Şimdiye kadar neler yaptığımı, neleri önemsediğimi ve gerçekleri teker teker inceledim. Çocukluğumu, ilk gençliğimi ve üniversite yıllarımı sırasıyla geçtikten sonra günümüze geldiğimde bu noktaya ulaşacağımı hiç tahmin edememişim. Meğerki yanılmışım.

İşte. O günün sonrasında hayatımın ikinci evresi başladı. Önce yaptığım hataları tespit ettim ve insanların hakkımda neler düşündüklerini öğrendim, telefonumu bir ay sonra denize attım. Yeni bir kişilik oluşturmak için yeniden okuma yazmayı öğrenmeliydim, bu yüzden de sahafları dolaştım ve adını bilmediğim bir sürü kitap aldım. Uykusuz geçirdiğim gecelerin sonunda öyle bir kitap, daha doğrusu adam keşfettim ki, yazdıklarının hepsi benlik duvarlarımın her bir köşesine çarparak ilerledi ve ne olduğumu sonunda anladım. Bir hiçtim, hiçlikten sonsuzluğa yolculuk yapıyordum…

Etrafımda kimsenin kalmadığını görmek için fazla beklememe gerek kalmadı. Odamın bir köşesine yığdığım eski sahaf kitaplarını gün ağarıncaya kadar okumaya çalışıyordum ve güneş doğduktan sonra uyuyordum. Evden hiç çıkmıyordum…

Gökyüzünde dolunay vardı, evin terasından gecenin karanlığını ve ışık süzmesi halinde ilerleyen arabaları izliyordum. Dakikalarca ayakta bekledim. Gece benimle konuşuyordu. Rüzgarın çığlıkları duyuluyordu. Ben sessiz kaldım.

Kafamı göğe doğru kaldırdım. Dolunay gözümü aldı, bembeyazdı, yusyuvarlaktı. Hayatımda ilk defa; “Rabbim” diye seslendim. “Ne kadar aciz ve zavallıymışım… Yıllardır çabaladım kürek çektim ve bu noktaya geldim. Yaşamamın bir anlamı var mı?”

Sustum. Devasa yıldızları gökte bir fener gibi görüyordum. İçlerinden bir tanesi sanki gittikçe bana yaklaşıyor gibiydi. Diğerlerinin yanında sönüktü ama giderek bana yaklaşıyordu.

Yorulmuştum. Arkamı döndüm ve kapıya doğru yürümeye başladım ki omzumda hissettiğim sıcaklık ve koku ile kafamı çevirdim.

Kar beyaz bir güvercin. Gecenin bu saatinde evimin terasında beni bulmuştu. Elimi uzattım, kaçmadı. Ne kadar narindi. Ne kadar güzeldi. Ayağına bağlanmış bir kâğıt parçası vardı.

*

/hani, bir söyleyebilsem ve bitse bütün çileler…/

Bu dükkân ve ocakta kaynayan çaydanlık içindeki su, hayatımın anlamıdır. Kendimi bildim bileli buradayım. Dükkânın önündeki Arnavut kaldırımı yokuşun sonuna kadar tanınırım. Günün belirli saatlerinde kapıp dolu bardakları bütün çarşı ahalisini dolaşırım. Kimi gülümser sadece, kimi teşekkür eder. Bir iki kelam laf ederiz ama devamı gelmez. Bardaklar boşalır yenilerini götürürüm. Dedim ya en başında hayatım bu çayhane ve ocakta kaynayan çaydanlıktan ibaret…

Babamı 10 yaşlarımda iken kaybettim. Bu dükkân ondan kalma. Annem iyi bir terzidir. Mahalledeki bütün kadınların elbiselerini dikmekle kalmaz, sökük yırtık her ne varsa diker düzeltir ve yeni elbiseler yapar. Çok severler annemi çok.

Birde, babam öldüğünde dört yaşında olan bir kız kardeşim var. Nazlı Nur, babamın bir tanesiydi. Aradan geçen yedi yılsonunda, babamın anılarının üstü toprakla kaplandığından beri Nazlı masumlaştı, unutamadı. Şimdilerde annemin yanında çıraklık yapıyor. Okutamadım.

Babam okumamı çok istemişti. Onun ölümüne kadar beni bu dükkâna sokmamıştır. “okumalısın” derdi bana ve özel hocalar tutardı, medreseye gönderirdi. İlk hatmemi yaptığım gün yüzünde gördüğüm tebessümü başka hiçbir zaman göremedim. Rahmetli, ulema arasında çok sevilirdi.  “Benim babam savaştan dönmemiş, o yüzden okuyamadım ve çalıştım. Anneme kardeşlerime baktım.” Derdi, ve “Sen okumalısın evlat, okuyup büyük adam olmalısın.” Diye öğütlerdi fakat yapamadım. Onu kaybettikten sonra çalışıp aileme bakmak zorunda kaldım. Kaderimiz birbirimize ne kadar çok benziyormuş.

Çay demlemek çok zor bir iştir. Müşterilerin hepsinin damak tadı farklıdır. Kiminin beğendiğini kimi beğenmez. Dikkatli olmalısınız. Her sabah çarşıda en erken ben açarım dükkânı ve diğer esnaf gelmeden çay ocağının altını yakarım. Karşı dükkanın sahibi, ayakkabıcı Ahmet amcaya sunarım ilk bardağı ve ilk yudumu aldığında; “Ellerin dert görmesin evlat” demesini beklerim. Sonra diğer esnafları gezerim.

Sabah çaylarını dağıttıktan sonra öğleye kadar dükkânıma gelen birkaç yolcu ile otururum ve kitap okurum. Bazı zamanlarda medreseden arkadaşlarım gelir, sohbet ederiz. Birbirimize şiirler okuruz. Çok güzel olur.

O gün öğle vakitlerinde dükkânıma yaşlı bir seyyah geldi. Selam verip içeri girdikten sonra;

“Sultan Süleyman ölmüş diyorlar! Bilir misin?”

“bilmem.” Dedim, ekledim; “ Oyundur, yalandır.”

“Değildir evlat, sultan ölmüştür…” dedi seyyah ve yarı konuşur bir halde “inna lillah…” dedi.

Çaydanlıktan bir bardak çay doldurdum ve seyyahın yanına gittim. Yüzüne baktığımda gördüğüm çizgiler, ömrünün çetrefillerini anlatıyordu.

“ Çok mu çirkin göründüm, sana.” Dedi.

“ Yok” dedim hızlıca. “yüzündeki çizgiler…”

“Yüzümdeki çizgiler” dedi ve çayından bir yudum aldı. “ Ellerin dert görmesin evlat” diye sözünü bitirdi.

“ Sağ ol” dedim.

Daha sonra hiç konuşmadı. Heybesinden bir defter çıkardı, birde kalem ve yazdı. Gün boyunca bir şeyler yazdı. Çok merak ettim ama bir şeyde soramadım.

Yazmak ne garip şeydir. Okuduğum kitapları yazan insanları çok merak etmişimdir.

“Yazmak için çok şeyler görüp, çile çekmişlerdir” diye düşünürdüm. Şu seyyahı da görünce anladım, yüzündeki çizgiler neler görüp neler yaşadığını çok iyi gösteriyordu. Selam vererek oturduğu yerden kalktı ve gitti…

**

Kâğıt parçasını yavaşça açtım.  Güvercin yanı başımda bekliyordu. Balkon duvarına yaslanarak okumaya başladım.

Bugün çok farklı bir gün oldu. Hayatımda ilk defa bir kâğıt parçası üzerine bir şeyler yazmaya karar verdim. Bugün benim doğum günüm. 18 yaşıma girdim.

Bugün bir seyyah uğradı dükkânıma ve saatlerce onu izledim. Adamın yüzü çizgilerle doluydu. Çok konuşamadım. Umarım yarın bir daha uğrar, şehrimizden ayrılmadan.

Babamı kaybettiğimden bu yana çayhaneye bakıyorum, gün boyu insanlara çay götürmekten başka bir işim yok. Okumayı çok severdim, medrese eğitimim yarıda kaldı. Şimdilerde dostlarımdan aldığım kitapları okuyor ve kitapların içinde yazılı dünyayı gezebilmeyi çok istiyorum.

Yazmak ne garip işmiş. Bu yazıyı kimin okuyacağını bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle kimseler okumayacak. Belki de bir daha hiçbir zaman yazmaya teşebbüs etmeyeceğim.

Dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda doğmuş olmayı ne kadar çok isterdim. Bahriyeli askerler uğruyorlar arada dükkânıma, uğradıkları kıyılardan bahsediyorlar. Ben niçin bir bahriyeli olamadım.

Öyle çok soru var ki aklımda hangi birine cevap arayacağımı bilmiyorum?

Bu yazı bir güvercinin ayağına bağlanacak ve kimselere ulaşmadan yok olacak…

Sultan Süleyman’ın öldüğü söyleniyor. Eğer o ölmüşse halimiz nice olur. Onun gibi ulu bir hakan bir daha gelir mi bu dünyaya?

 

Kağıdın son cümlesini okuduktan sonra kafamı kaldıramadım. Kâğıdı baştan aşağı bir daha okudum. Bir daha. Gözlerim yanlış mı görüyor?

Yıl 2009 mevsim bahar, Nisan 8, doğum günüm ve evimin balkonuna bir güvercin geliyor, tıpkı izlediğim tarihi filmlerde olduğu gibi, son günlerde okuduğum tarihi romanlarda olduğu gibi, ayağına sarılı bir kâğıt var ve ben kâğıdı açıp okuyorum. Sultan Süleyman öldü diye söyleniyor. Sultan Süleyman?

Yok, yok biri benimle oyun oynuyor.

Ya da son günlerde yaşadıklarım ve kendimi şu eve kapattığım için aklım gelip gitmeye başladı veya rüyadayım. Her neyse, bu oyunu devam ettirebilirim?

Odama geçtim ve tükenmez kalemimi elime alarak güvercinin ayağına bağlı gelen kâğıdın arkasına bir şeyler yazdım…

***

Bekledim, hava kararıncaya kadar bekledim ama gelmedi. Seyyah bir daha çayımı içmeye gelmedi. Onu bir daha göremedim. Yazdığım ilk yazıyı bir güvercinin ayağına takıp gece vakti uçuruvermiştim ve bir sonraki gün gelir çayımı içer, bu sefer seyyah ile konuşabilir diye dualar etmiştim ama olmadı. Bir defa göründü ve gitti.

Seyyahı gördükten sonra beni buraya bağlayan tüm bağlarıma kırıldım. Şu taşlık yol ve evime giden arka sokak dışında dünyanın hiçbir yerini göremedim. Kim bilir dünyanın farklı yerlerinde insanlar nasıl yaşar. Sevgi var mıdır kalplerde ya da savaş ve barış arasında gidip gelen bir düzen mi kuruludur?

“Oğlum,” diye narin bir ses duydum ardımda.

“anne,” dedim. Arkamı döndüm.

“nerede kaldın, yemek için seni bekliyoruz,” derken kız kardeşimde annemin yanında göründü, masum ve utangaç bir edayla bana bakıyordu.

“ dalmışım” dedim. “şimdi kapatıp çıkıyordum.”

Dükkânı kapatıp annemin yanına gittim ve taşlı yoldan yürüyerek eve gittik. Hiçbir şey söylemedim. Yemeğimizi yedik. Konuşmadım. “ iyi geceler,” diyerek odama gittim.

 Yatağıma uzanmış seyyahı düşünüyordum, aslında gözlerimi ne zaman kapasam onun o çizgilerle kaplı yüzü gözlerimin önüne geliyordu ve hiç kaybolmuyordu. Onun yüzünde kendimi germek istiyordum. Pencerede bir tıkırtı duydum. Ayağa kalktım, gözlerimi açtım. Olamazdı.

Penceremin önünde bir güvercin vardı. Koşar adım pencereyi açtım ve güvercinin ayağına baktım. Bir kâğıt takılıydı. Kâğıdı aldım, bu benim kâğıdımdı ve arka tarafına bir şeyler yazılmıştı.

Kulaklarımın uğultusunu hissedebiliyor musun?

Bir hayalin ortasındayım. Evden çıkmayalı günler oldu ve kimse ile konuşmadım. Tabi okuduğum kitaplardaki kahramanların hayatlarına olan konukluğum ve onların bana söylediklerini saymazsam. Kimse anlayamazdı herhalde onlar kadar beni, bazı zamanlarda gurbet elde garip kalmış bir şiirin mısraları arasında dolaşıyorum, bazen de yüksek tepeler ardından gelmekte olan düşmana karşı savaşmak için bekliyorum.

Bir hayalin ortasında olduğumu biliyorum ama ne zaman başladığını fark edemedim. Bu güvercin nasıl olup da hangi kitabın sayfaları arasından havalanıp omzuma konmuştu? Ayağına bağlı kâğıt hangi hikâyenin başlangıcıydı.

Sultan Süleyman ölmüş…

Evet, öldü, asırlar geçti aradan ve dünya çok değişti.

Biliyor musun, bütün samimiyetimle kalbimi sana açabilmeyi ne kadar çok isterdim. Kimsenin olmadığını fark ettiğimde etrafımda bütün yaşama sevincim kayboldu. Yıllardır varımı yoğumu harcadığım yaşam tarzının bir hiçten ibaret olduğunu yeni fark ettim. Bomboş bir ömür geçmiş. Biliyor musun, bütün çocukluğum, gençliğim kaybolup gitti ve ben o günlere bir daha geri dönemeyeceğim.

Üzgünüm…

Şuna bak düş içinde şikâyet eder duruma geldim kendimi, peki kimedir şikâyetim?

Bir şeyler yazabilmek çok güzel olur, evet, ama bir okuyucu bulunabilirse. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda olmasan da benim düşlerimde var olman sana yeter mi?

 

 

 ****

Yatağın içinde bir sağa bir sola dönerek vakit geçirmeye çalışmak ve gün içinde neler yapmam gerekiyor diye bir liste yapıp koşuşturmaca içinde olmamak hayatım boyunca tatmadığım bir duyguydu. Dün gece yaşadığım bir düştü ve ben o düşten hiç uyanmak istemiyorum.

Telefonumu kapadıktan sonra kimsenin bana ulaşmaya çalışmamış olması ne kadar üzücüdür. Demek ki ben bu kadar kötü bir adammışım.

Odanın dört bir yanına kitaplar dağılmıştı. Ayakucumda boş su şişeleri vardı. Kafamı kaldırıp saate baktım. On bire geliyordu, bu saate kadar sadece asalaklar uyurdu ve ben şimdi asalak durumundaydım. Yıllardır bu duyguyu niçin tatmamıştım.  Kanepeye uykulu gözlerle oturdum ve bekledim. Etrafıma şaşkın şaşkın bakarken bekledim, duvardaki manzara resmine uzunca bir süre baktım. Ağaçlar ve aralara serpilmiş kulübeler ne güzel görünüyordu. Birde sol alt köşede sırtlarında bir şeyler taşıyan insancıklar vardı, gariptir ki bu resim daha önce dikkatimi hiç bu kadar çok çekmemişti. Çünkü hiçbir zaman bu kadar uzun bir süre bu resme bakma tenezzülünde bulunmamıştım. Çıplak ayaklarımla parkeler üzerinde yürüyerek banyoya gittim ve aynanın karşısına geçerek musluğu açıp yüzüme birkaç defa soğuk su çarptım. Damlacıklar iki kaşımın arasından ve yanaklarımdan aşağı doğru tişörtümün üzerine doğru akıyordu. Sol elimi aynanın yan tarafına dayadım ve kafamı kaldırıp aynaya baktım. “Bu ben miyim?”

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi bu olsa gerek. Aynada görünen siluet aslında gerçek benin oluşum sürecinden başka bir şey olamazdı. Yüksek binalar arasında büyük lokmaları küçük parçalar halinde yiyen insanların sol ellerindeki çatallarla sağ ellerindeki kaşıkların yerlerini karıştırmamaya dikkat eden bir garson parçasının haykırışlarını duyabilmek çok zor olmasa gerek. Gökyüzünün maviliklerini hayal ederek kafamı hiç havaya kaldırmadan sokak aralarında yürümek çok zor geliyor. İnsanın kendisiyle yüzleşebilmesi neden cam kırıkları arasında parçalanıyor…

Mutfaktaki çöp birikintisinin oluşturduğu koku ve üzerindeki sinekler umurumda değildi. Dün hatta dünden önceki gün ve hatta bir önceki gün kullandığım tavada iki yumurta kırıp yedim. Kitaplarımın arasına geri dönüp, Hayyam’ın hikâyesini okumaya devam ettim…

“ kaybolan rubailer…”

Öğle ezanı okunuyordu, kafamı kitaptan kaldırıp şöyle bir etrafıma bakındım. Gözlerim yorulmuştu. Boynumu bir sağa bir sola çevirdim. Küt küt diye ses geldi. Sonra bir daha çevirdim boynumu ve işte o anda pencere pervazında gördüğüm manzara karşısında şoke uğradım. O güvercin masumca bana bakıyordu. Oturduğum yerden kalktım. Güvercini ürkütmemek için yavaşça pencereyi açtım ve onu içeri aldım. Ayağında yine bir kâğıt takılıydı. Pencereden dışarıyı izledim acaba insanlar ne yapıyor diye; bir koşuşturmamanın devam ettiğini fark ettim ve ben o koşuşturmanın çok uzağındaydım.

Bu düşü gören sadece sen değilsin.

Sanıyorum ki sadece bende değilim.

Sultan Süleyman öldü, yıllar asırlar oldu, sözlerin gerçek mi? Bu güvercin benim sahipsiz mektuplarımı nerelere taşıdı.

İçini döktüğün kağıt parçasının her bir hecesi öyle değerli ki benim için. Kim bilir çektiğin acılara katlanabilmek için neler yapıyorsun. Babam öldüğünde küçücük bir çocuktum ve ailemin geçim yükü tamamıyla benim üstüme binmişti. Evet babamın öldüğüne üzüldüğüm doğruydu ama ben daha çok o ölümün ardında hayallerimin de uçup gittiğine üzülüyordum. Medrese eğitimimi o gün tamamlamış oldum. Dünyayı dolaşma ümidi bir yana ben artık küçücük bir çay ocağına hapsolmuştum. Ama annem ve kız kardeşim var tabi ki onlara bakmalıyım. Er kişi kadınlarına sahip çıkar.

Biliyor musun, bu oyun nereye kadar devam edecek bilmiyorum ama bitiren asla ben olmayacağım. Yaşadığın devirde yaşamayı ve tüm dünyayı dolaşabilmeyi çok isterdim. Neden dünyayı dolaşmıyorsun?

*****

   Sözlerimi geri alamam, yazdığımı yeniden yazamam, bir daha geri dönemem…

Çok fazla kelime biriktirip içimde istediğim cümleleri kuramamanın acısını yaşamak gönlümü burkuyor. Oysa anlatmak istediğim çok fazla düşünce, istek ve hayalim var. Küçük bir çayhanede sıkışıp kalmışlığın bıraktığı izi üstümden atıp, silkinip, bir şeyler yapabilmek istiyorum.

Seyyah gitti ve ardında yitik bir ben bıraktı. Onun çizgili masum teni hala gözlerimin önünde ve bana “çok mu çirkin göründüm gözüne?” demişti. Hayır, hiç çirkin görünmemişti, yüzündeki çizgiler düşlerime yol çizmiş ve yapamayacağım gerçeklerle beni yüzleştirmişti.

Peki ya sonra, seyyahın ardından gelen o güvercine ne söyleyebilirim. “Sultan Süleyman öldü ve aradan yıllar geçti,” diyordu taşıdığı kağıt ve bir masaldan çok daha hayaliydi.

Günlerim gecelerim güvercinin tekrar gelip gelmeyeceğini düşünerek geçti. “Bir daha, lütfen Allah’ım bir daha” diye yalvardım. “şu sabite hayatımı değiştiren güvercini bir daha pervazımda göreyim.”

Sonunda olmuştu, hiç beklemediğim bir andı…

Öğle yemeğinin ardından elime tepsimi alarak Arnavut kaldırımının ev sahiplerine çay dağıtmak için hızlı adımlarla yürüyordum. Ayakkabıcı amcanın gülümsemesini gördükten sonra tüm dükkanlara tek tek çaylarımı bırakıyordum ki sağ omzumun üzerinde hafif bir ağırlık hissettim ve başımı çevirdim.

Elimden tepsiyi düşürünce kendime geldim. Bütün gözler üzerime çevrilmişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Yavaşça eğildim. Güvercini ürkütüp kaçıracağım diye korkuyordum. İnsanların bakışları arasında tepsiyi elime aldım ve yavaş adımlarla hiç kimse ile konuşmadan çayhanenin yolunu tuttum.

İçeri girince incitmeden güvercini elime alarak ayağındaki kağıdı açtım ve içinde büyük harflerle yazılı bir satırlık cümleyi okudum.

Bütün hayatıma yön vermeni istiyorum, ilk olarak nereye gitmeliyim?

******

Ah güzel şehir, ah düşlerin güzeli. Yıllardır seninle ama sensiz yaşamışım. Ne olursa olsun deyip hiçbir sabah sokaklarında avare avare dolaşmamışım. Üstelik seninle geçebilecek her vakti bir kayıp olarak düşünmüşüm. Yanılmışım.

İstanbul, gizemini istiyorum.

Güvercinin getirdiği son mektubun ardından bir sonraki sabah erkenden yollara attım kendimi. Hava hafiften çisiyordu. Sokaklar bomboştu. Tramvay durağına kadar hızlı adımlarla yürüdüm. Merdivenlerden çıkarken paçalarıma su sıçrattım ve görevliden jeton alarak turnikeden geçtim. Tramvay bomboştu. Oturdum. Önce Yusuf paşa durağını geçtik ardından Aksaray ve Laleli’yi geçerek Beyazıt’a ulaştık. Tramvayın kapısı açıldığında inip inmemek arasında sıkıştım ve tam kapı kapanma sesi çalmaya başladığında kendimi istemsizce durağa attım.  Sağıma soluma bakındım. Beyazıt caminin minareleri gözlerimin önündeydi. Cadde boyunca park etmiş sarı ticari taksiler mevcuttu. Aralarından kıvrılara meydana çıkan merdivenlere doğru yürüdüm. Durağın arkasına geçtim ve attığım her adımın sonunda Beyazıt Meydanı gözüme daha hoş görünerek karşıma çıktı. Caminin önündeki kocaman söğüt ağacının dibine oturdum.

Kapalı çarşının içine girmeden dar sokaklardan yürüyerek sahile ulaştım. Sarayburnu’ndan üç yüz altmış derece İstanbul’u izledim. Geçmişi ve eski beni düşündüm. Hayatımı ikiye ayıran günü ve sonrasında meydana gelenleri tekrar yaşadım. Sonucunda bu bankta saatlerce oturmuş vaziyette buldum kendimi.

Sultanahmet önünden Ayasofya’ya kadar yürüyüp Topkapı sarayı önünden sol taraftaki dar sokağa girince zaman bir anda kayboluveriyor. Gülhane parkının önüne vardığımda içime aldığım her nefes beni hayata daha da bağlı kılıyor. Ümitlerim, sevinçlerim ve gelgitlerim artıveriyor.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/7/2009 -


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/5/2009 -

Bu ülkede insanların güne niçin mutlu başlayamadıklarını bir türlü anlayamıyorum. Her güne kaygılar, beklentiler ve en kötüsü korkularla gözlerimizi açıyoruz. Bilmiyorum nedendir ve kimler tarafından bu hale getirildik? Modern hayat, küresel barış, yok edilen sınırlar; cetvelle çizilen sınırlar ve iki yanı açık bir boruda sıkışıp kalan insan. Ben hangi tarafındayım bu bilinmezliklerin. X nerede, Y kimlerin cebinde. Şimdi, şöyle okkalı bir söz söylesem, sadece, kişisel bir meseleyi insanlığın en büyük sorunlarından biri haline getirmeden; ardından bin bir türlü, sıralı, bağlı ve devrilmemiş cümleler gerekir, günü kurtarmak için… Niyetim günü kurtarmak değilse, kim tutabilir ki benim devriklerimi…
Bir deveye hendek atlatmak, koyun sürüsü gibi ortalıkta dolanan apoletli amcalarımın fikirlerine yön vermekten öyle zor ki!

Bu sabah uyanmak zorunda değilim, yapacak hiçbir işim yok, raporluyum.

Dün olduğu gibi, yarın olacağı gibi diye düşünüyorum. Annem elinde kahvaltı tepsisi ile görünür birazdan kapının eşiğinde. Bacağımı baştanbaşa kaplayan alçı beni bu mavi örtülü sert divana bağlıyor. Belimdeki ağrıların geçmesi için tavsiye edilen sertlikte bir yatakmış bu divan, en son dedem kullanmış, yıllardır ardiyede bir başına bekliyormuş, bir kazanın sonrasında evimizin en aranan eşyası durumuna geldi ve büyük bir özveri ile odanın en güzel yerine taşındı. Değil mi ya, gün boyu bu divanda yatacağıma göre, pencerenin önüne konmalı ve televizyon tam karşımda olmalıydı.

Biraz önce söylediğim gibi, işte annem kapının eşiğinde göründü, elinde kahvaltı tepsisi var. Gülümsüyor. “Günaydın oğlum, iyi uyudun mu?” diye soruyor. Cevap vermemi beklemeden de kapının eşiğini geçip içeri giriyor ve, “maşallah,” diyor, “iyi görünüyorsun.”
“ Şu alçı,” diyorum, “olmasa, daha iyi olacağım ama.”
“ Yok, yok” diyor annem, “Şükürler olsun ki iyisin,” birkaç saniye yüzüme bakıyor, gözleri bacağıma, alçıma kayıyor sonra ve hızlı bir şekilde söyleyiveriyor, “ Hem Allah korumuş öyle deme, maazallah ya daha kötüsü olsaydı, Allah seni o arabadan sadece bir bacak kırılması ile kurtardı. Şükürler olsun ki rabbime daha kötüsü olmadı.”
“Tabi,” diyorum anneme gözlerim alçımın üzerine kayıyor ve içimden söylüyorum son sözlerimi, “ Şu kalçamdan ayak parmağıma kadar uzanan alçı ile ne kadar mutluyum bir bilsen anne, şükürler olsun, binlerce kez şükürler olsun rabbime.”
“efendim,” diyor annem, “bir şey mi söyledin oğlum?”
“yok” diyorum anneme, “ne yaptın bu sabah?”
“patates kızartması, haşlanmış yumurta…” diye saymaya başlıyor annem. Ben ise söylediklerinin hiç birini duymuyorum. Aklım hala alçımda, “ah be,” diyorum içimden yine, “Ne kadar da salağım. Bacağımın kırılmasına sebep oldum.” Gözlerimi kapayım o anı kim bilir kaç defa yaşadıysam yaşamış olayım bir daha yaşıyorum. “ bacağımın kırılması benim hatam” diyorum her zaman ki gibi.

İki hafta önce bir konferans için Ankara’ya gitmiştim. Yaklaşık üç saate yakın konuştuktan sonra da AŞTİ’ye hızlıca gitmiş ve en yakın otobüsle İstanbul’a dönmek için bilet almıştım. Biletimin üzerinde 18.30 yazıyordu, hareket saati diye. Kol saatim ise 17.50’yi gösteriyordu. Bileti avucumun içinde sıkarak bir yerlere gitmek için bekleşen insanların arasından akrobat çabukluğunda kıvrılarak geçip biletimin üzerinde yazan perona doğru gidiyorum.

On, on bir, on iki derken otobüsün kalkacağı perona varıyorum. İşte bembeyaz yeni model bir otobüs yolcularını bekliyor. Bagajım falan yok. Muavine biletimi gösteriyorum. Ve ön kapıdan içeriye süzülerek giriyorum. On altı, on yedi, on sekiz, on dokuz ve işte yirmi numaralı koltuk. Yanımdaki yolcu daha gelmemiş. Montumu çıkarıp kafamızın üstündeki kısma katlayarak yerleştiriyorum. Koltuğa kendimi öyle bir rahatlama ile bırakıyorum ki, kim bilir sesim kaç koltuk öteden duyulmuştur. Ellerimi saçıma götürüyorum. “Bitti,” diyorum sessizce, “Güzel bir konferans oldu.”

Otobüsün kalkmasına yirmi beş dakika kaldı, yolcular yavaş yavaş yerlerine yerleşiyor. Yanıma da orta yaşın üzerinde sakallı bir adam geldi. Daha koltuğuna oturmadan, “ Selamun Aleykum,” dedi, “Merhaba,” diyerek karşılık verdim. Kafamı salladım. Oda benim gibi montunu çıkardı katladı ve kafamızın üstündeki çantalarımızı ve montlarımızı bıraktığımız kısma koydu. Yavaşça koltuğuna oturdu. İçimden “Çattık,” demek geçti. Bu tipleri çok iyi tanırım, yol boyunca bana sorular soracak ve illa ki konuşmak mecburiyetinde olduğumu hissettirecekti. “memleket nere?” diye hafif bir sesle sordu bile. “ Maraş,” dedim. İçimden konuşmak gelmiyordu. Zaten üç saat boyunca konferansta ‘Türk toplumu ve Avrupa birliği’ ile alakalı konuşmuştum. Şimdi birde elin köylüsü ile nerelisin, kimlerdensin muhabbetine girmek istemiyordum. Fakat amcamın duracağı yoktu ikinci soruyu yöneltmişti bile, “bende Konyalıyım.”

Muavin ön tarafta belirdi ve “değerli yolcularımız, 18.00’de hareket edecek otobüsümüzün bir yolcusu trafiğe takılmış ve on dakika kadar gecikecekmiş. Acaba onun yerine İstanbul’a 18.00 otobüsü ile gitmek ister misiniz? Bu sayede geç kalan yolcumuzda sizin koltuğunuzda gidecektir.” Dedi.

İşte fırsat doğmuştu. Yanımdaki amcamın konuşma çabalarını delip, elimi kaldırdım ve “ ben gidebilirim,” dedim. Sakallı amca yüzüme baktı, “evlat,” dedi, “koltuğunu değiştirme,”.

Neden diye sormak gelmedi içimden, çoktan ayağa kalkmıştım. Amca bana yer verdi. Montumu elime aldım ve muavin ile birlikte diğer otobüse geçtim. Buradaki koltuk numaram dört idi, otobüsün en önündeydim. Yanımda da genç bir delikanlı vardı. Başı ile merhaba dedi bana, bende aynı şekilde karşılık verdim.
Sessizlik güzelmiş.

Delikanlının elindeki kitaptan bir satır takıldı gözlerime, “öyle zamanlar vardır ki kaderimizde yazılı olanları yaşmamız için küçük sebeplerden örülü bir dizi olay meydana gelir ve yazılanlar kaza halini alır.”

Kalçamdan ayak parmaklarıma kadar uzanan alçının verdiği sızı ile inleyerek divanın üzerinde birazcık hareket etmeye çalışıyorum. Bacağım öyle çok kaşınıyor ki, annem yanı başımda ve elindeki ekmeği ağzıma tıkmaya çalışıyor. Küçücük bir çocukmuşum gibi davranıyor. “Hadi oğlum,” diyor her seferinde, ben ise hala kaza anını yaşıyorum.

Otobüs hızla ilerliyordu önümüzdeki kamyon birden frene bastı, şoförümüz direksiyonu sola kırdı ve karşıdan gelen yüklü tır ile kafa kafaya birbirine girdik. Sonrasını ise hatırlamıyorum. Gözümü hastanede açtım. Her yerim yara bere içindeydi, burnumda hortum vardı. Uyurken hep o orta yaşlı sakallı amcayı gördüm rüyamda, “gitme, oğul” diyordu ama ben gitmiştim.
Biliyorum, bizim için çizilmiş bir çizgi var ve biz kim bilir nerede ne zaman başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Uzun sandığımız ve nefsimizin sesini dinlediğimizde hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz hayatımız aslında incecik bir tüy kadar mesafede yakın son bulmaya, fakat biz bunu da bilmiyoruz. Biz insanız, çünkü…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/4/2009 - 8 nisan 2009

Kategori: sadece ben

/Dizlerimi kırıp oturmak ve kafamı ellerimin arasına alıp düşünmek istiyorum. Giden bunca yılın ardından, neler bıraktım… Başım zonkluyor düşünemiyorum…/

Farklı bir giriş yapmayı ümit etmiştim bir yıl boyunca. Belli zamanlarda bu yazıya nasıl başlayabileceğimi düşünmüş ve her seferinde şunlara dikkat etmeliyim diyerek notlar almıştım ama bu geceye ulaştığımda o notların hiçbir öneminin olmadığını fark ettim. Bir doğum günü yazısı olmalı bu ve yazılacaksa bu günün ruh halini yansıtmalı. Yıllar sonra bu günü müthiş bir baş ağrısı ile hatırlayacağım…

Geçen sene yazımın sonunu iyi ki doğdun Adem diyerek sonlandırmıştım. Bu yıl iyi ki varsın demek istiyorum.

Geçen üç yüz altmış beş güne dönüp baktığımda saçlarıma düşen beyazların sayısının arttığını görüyorum. Son günlerde biri şu takvim yapraklarını koparmasın demek geçiyor içimden. Zamanın manasını kavrayamadan geçiveriyor günlerim. Bu sene uzak diyarları gördüm;

Önce İran; İsfahan diye bir şehrin hala yaşadığını fark ettim. İnsanların birbirine güvendiğini ve aşkların devam ettiğini anladım. Kimse bilmiyor; İsfahan’ın ortasında küçücük bir kağıda not yazıp gelecekte onu canı cananıma okutmak için sakladığımı ve İsfahan’ın serin sularına bıraktığımı…  

Pakistan; görmezden gelinebilir mi? Ne söylemek gerekirse artık. İçim sızladı o insanları gördüğümde ve iğrendim hayatımdan, takıntılarımdan. Yaşamak bu kadar zor mu veya kolay mı?

Hindistan; bu ülkeyi anlayabilmek imkansızmış, bunu anladım. Gandhi geldi kuruldu beynimin kıvrımlarına ve her bir düşüncesini nakış nakış işliyorum hayatıma. Ölürken kolundan aşağı sarkan apoletleri veya adının önüne gelen kısa takıları yoktu ama kişiliğiyle milyonlarca insanın eşliğinde uğurlandı son yolculuğuna. Farklılıkların bizi bir bütün yapabileceğini öğrendim…

Nepal; renklerin birbirine karıştığı ülke, fakir ama gururlu… Küçük bir kız çocuğunun adının ardına uydurulan hikayeleri dinledim. Dünyanın zirvesinin bizi ne kadar küçük yaptığını anladım. Korktum. Heyecanlandım.

*

Bir doğum günü yazısı olması bu yazıya haddinden fazla anlam yüklüyor. Kelime oyunlarına gömülmektense kısa yoldan bir şeyleri anlatması isteniyor. Çok değiştim yine bir önceki seneye göre. Üzerine titrediğim düşüncelerimi baltaladım. Hiçbir zaman duymayacağım ve duysam da anlamayacağım çığlıklarla uyandım bazı gecelerde. Doğruyu söylemek gerekirse, değişim denen mendebur beni de etkiledi. Yaşadığım düş kırıkları büyüttü beni. Ne söyleyeyim bunca yaşanan öykünün arkasından, sözlerin içimize oturan küsmelerinden sonra, varsın devam etsin bu hayat ve süremiz gelinceye kadar yaşayalım.

*

Sanırım toyluk dönemimi üzerimden attım. Fark edemeden büyüdüm. Bir kızım olmasını istiyorum, yaşayamadığım çocukluğu daha doğrusu yaşamaya doyamadığım çocukluğumu onunla yeniden yaşamak istiyorum.

*

Ne çok sızım varmış…

Bir küçük kıvılcım düştü gönlüme, öyle bilinen bir şey değil. Tam bana göre, tam kişiliğimi parçalara ayırıp her birini farklı renklere boyayabilecek nitelikte. Kimse bilmiyor?

Ne söylenebilir ki yine bahar geldi, laleler açtı, soğuklar gitti. Annem benim doğduğum nisandan bahsetti geçenlerde, her taraf bembeyazmış, soğukmuş ve üşümeyeyim diye beni koynunda yatırırmış. Diyor ki, hala daha benim kokumu duyarmış her kar yağışında ve yanında yokum diye üzülürmüş. Yıllar geçse de unutulmaz mı insanın kokusu?

Bilmiyorum, yıllar sonra dönüp ardıma baktığımda neler bulacağım?

Ah annem, bir tanem… Senin yanımda olmanı ne çok isterim…

*

Kestirme yolları kullanıyorum yine, ah elif…

Söylemek istediğim ama söyleyemediğim öyle çok şey var ki,

Konuşsam, kimse anlamayacak beni

Sussam, zaten susuyorum.

Bir yer var, her gece düşlerime giriyor. Ben o yeri bulmaya çalışıyorum.

İnsanlar, neden korkuyorsunuz…

Yine sonunu bulamadı bu yazı,

İyi ki doğdun Adem.

İyi ki varsın…

Umut et ki gelecek yıl da var olasın…

Yıl 2009 mevsim bahar, nisan 8, kimse yok yanımda ve yatağımın içinde iki büklüm başımın ağrıları ile boğuşuyorum. Bugün benim doğum günüm. Ben Bugün doğmuşum. Beyaz bir kağıdın üzerine çöpten adamlar yaptım ve onlarla konuştum.

Işıkları kapamayı kim unuttu yine?

İyi geceler Adem, iyi yıllar…

*

/giden her gün sonsuzluğa yaklaşmam için olmalı…/  

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/4/2009 - ikili hikaye...

Kaldırım taşlarının altına biriken suyu fark edemedim. Yağmur bir anda bastırmıştı. Sabah evden çıkmadan önce özellikle baktım pencereden ve güneşin gülümseyişine aldandım.

İçimi öyle bir sevinç kapladı ki, hemen hazırlanmaya başladım. Elbise dolabımı açıp arkalara saklanmış yazlık pantolonumu çekip aldım, çekmeceyi açıp naftalin kokularına sarınmış yazlıkların arasından en çok beğendiğimi hemen üzerime giyindim. Naftalin kokusunu gidermek için kokular süründüm. İnce montumu da üzerime alıp evin kapısını açtım. Koca kış boyunca ayaklarımı soğuktan koruyan botlarımı elimin tersiyle itip spor ayakkabılarıma uzandım. Her adımımda binlerce kez şükrediyordum, baharı bizlere nasip edene…

Ağaçların çiçeğe durduğunu görünce sevincim ikiye katlandı. Şehrimiz renklenmişti. Kaldırım kenarlarına rengârenk çiçekler dikilmişti. Güneşe döndüm yüzümü, “ Ama içimi ısıtamıyorsun daha” dedim. Yüzümde gülücükler açıyordu. Ben adeta uçuyordum. Sonrasında ne mi oldu? Hava bir anda kapandı, güneş kayboldu. Kara bulutlar apansız sarıverdi gökyüzünü ve yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı. “Bahar yağmuru bu” diyordum içimden ama halime bakılacak olursa avanak ıslatan yağmuru tabirini kullanmak daha doğru kaçıyordu. Otobüs durağına doğru koşmaya başladım. Spor ayakkabım yağmura dayanamamış ve ayaklarım ıslanmıştı. Durağa beş on adım kala da son darbeyi yedim! Kaldırım taşlarının altına biriken su, pantolonumu mahvetmişti…

Ben durağa sığındıktan birkaç dakika sonra yağmur dinmiş ve güneş kendini tekrardan göstermeye başlamıştı. “Yalancısın” dedim kafamı kaldırıp, “ Halime bak.”

Aklıma annem geldi, eğer şimdi yanımda olsaydı çok üzülür ve aynı derecede kızardı; “Daha yaz geldi mi de sen böyle giyiniyorsun?” demesi kulaklarımda çınlıyor. Of, of. Ama ne yapayım, neredeyse nisan ayının ortalarına geldik ve hala botlarımı bir köşeye kaldıramadım. Sıcaklığın mevsim normallerinin dışında seyretmesini hiç sevmiyorum. Hep bizim yüzümüzden, dünyayı kirlettik, doğal kaynakları tükettik, savaşlar çıkardık, kan döktük. Sonunda küresel ısınma falan diyerek O’da bize patlamış oldu. Bizden sonraki nesil için çok üzgünüm. Keşke onlara daha temiz bir dünya bırakabilseydik. Fakat. Bizden öncekilere de bir o kadar kırgınım ve hakkımı helal etmiyorum. Çünkü dünyayı aldıkları gibi teslim edebilselerdi bize, hiç olmazsa, şimdi zamanı geldiğinde baharın gelişini ve tabiatın canlanmasını gönül rahatlığı ile yaşayabilirdik. Ama nerde! Yol kenarlarına dikilmiş birkaç çiçekçik gördüğümde göbek atasım geliyor. Dedemin anlattığı o eski günleri düşünmek dahi istemiyorum. Penceremin perdesini usul usul havalandıran bir rüzgarı ve pervazlara konana minik serçeleri hiç göremedim. Ben. Ah bahtsız ben, ah talihsiz ben. Acele edip elli yüz yıl kadar önce doğabilseydin, görürdün.

“ Teşekkürler” demeyi ihmal etmedim güneşe, “ Hiç olmazsa kurudum”

Ne yapacağımı ne yöne gideceğimi bilmiyordum. Sabah evden baharı görebilmek için çıkmıştım. “ En iyisi Gülhane’ye gitmek” diye geçirdim aklımdan ve Beyazıt meydanından Gülhane’ye doğru yürümeye başladım. Çemberlitaş’a geldiğimde içime bir kor daha düştü, biliyor musunuz ben bu Çemberlitaş’ı dünya gözüyle göremedim, onun etrafı hep iskeleyle çevrili ve ne zaman kaldırılacağını bilmiyorum. Dudaklarımı buruşturup yürüdüm. Yine “keşke” diyerek başladım kendi kendime konuşmaya ama sonrasını getirmeden sustum. Tramvay yolunu takip ederek yürüdüm. Önce Sultanahmet Camii’ni sonra Yerebatan Sarnıcı’nı geçtim ve Gülhane’ye ulaştım.

Yol her iki yanında mısırcılar, pamuk şekerciler ve kestaneciler vardı. Çiçek satmaya çalışan birkaç kadın âşıkların peşinde dolanıyordu. Ben yanlarından geçerken yüzüme dahi bakmamışlardı. Tek başıma olmam dikkatleri üzerime çekmememi sağlıyordu. Bu iyiydi bir açıdan, ama bir o kadar da insanın içini yakıyordu. Ben sahile doğru yürüdüm. Yol kenarlarında açan çiçekler ne söyleyeyim içimi o kadar rahatlatamamıştı. Biraz önce yağan yağmur sabah ki neşemi alıp götürmüştü.
Sarayburnu’nda keyiflenmeye çalışanları gördüm. Bir tanesi beni kendilerine katılmam için davet etti. Gülümseyerek karşılık verdim, reddettim. Burada da çiçek satan kadınların dikkatlerini üzerime çekememiştim. Eminönü’ne doğru yürümeye devam ettim. Yorulmaya başlamıştım. Acıkmıştım. Balık ekmek ne güzel olurdu şimdi, sahil kenarına oturup. Belki de geçmiş zamandan günümüze kalan ender şeylerden biri de bu balıklar, sallanan tekneler üzerinde kızartılıp yarım ekmek içinde yarım soğanla önümüze sunulan ve iştahla yediğimiz. Kılçıklarını elimizle ayırdığımız balıklar. Üsküdar iskelesinin önünden geçerken kokusu burnuma gelmeye başladı. Biraz daha yürüyünce balıkçılar arasında bir seçim yaptım ve Galata Kulesi’ne bakan bir yere oturup balığımı aldım. Ben bu şehri çok seviyorum.

Bazı zamanlarda öyle düşüncelere dalıyorum ki, sonunda hangi kıyılara vurduğumu, nerelere ulaştığımı dahi anlayamıyorum. Geçenlerde bir gün uyumak için yatağıma yattığımda aklıma neden toplum içinde bir yerlere gelebilmek, apoletler takabilmek için kişiliğimden ödün verdiğimi düşündüm. Ardından Mevlana’nın meşhur sözü geldi aklıma “ Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” Sonrasında ise bocalandım durdum düşünceler denizinde ve sabaha kadar uykusuz kaldım. Öyle ki yapmak istediklerimden vazgeçiyorum ve birilerinin istedikleri şekilde yaşıyorum. Çevremdekilerin hepsi kopyalanmış koyun gibi, geleceklerinin tamamı kurgulanmış; üniversite eğitimi ardından askerlik sonra yüksek lisans sonrasında evlilik ve büyük bir şirkette yöneticilik yapmak. Biz bu idealleri gerçekleştirmek için yetiştirildik. Okulda hocalarımızdan hiçbir zaman göründüğünüz gibi olun sözünü işitmedik, “devir zorlu, ekmek aslanın midesinde patronların gözlerini boyamalısınız, onların istedikleri niteliklerde olmalısınız” şeklide telkinlerini duyduk. Fakat ben denilenleri hiç yapamadım.

Balığın kılçıkları boğazıma batıyor. Parmaklarımla kılçıkları çıkarıyorum. Bunu tadı bu şekilde çıkıyor. Çevremdekilerin benden iğrenebileceklerini düşününce gülesim geliyor. Sonra hiç aldırmadan yemeğe devam ediyorum. Ne olduysa sonrasında oldu ve hiç beklenmedik bir zamanda beklenmedik bir arkadaşımı beklenmedik bir şekilde gördüm.

Önce ne yapmam gerektiğine karar veremedim. Görmezden gelmek en iyisi olurdu. Fakat ön tarafımdaki masaya oturdu ve balık ekmek yemek aldı. Kafasını çevirip baksa beni görecekti. Ekmeğime baktım hemen bitirip kalkabilir miyim diye, daha yarısına gelmemiştim. Kaçmaya fırsatım olmadı. O etrafına bakınırken beni gördü. Öylece bekledi. Bende ona baktım. Aramızdaki sessizliği hangimiz bozan o oldu.

“ Nasılsın?”, bu soruyu asıl sorması gereken bendim. Yüzü pembeleşmişti.
“İyiyim” dedim, “Sen?”
“ Bende” dedi kısaca. Taburesini masama yaklaştırdı. Yüzümdeki şaşkınlık ifadesini fark etmemesi imkânsızdı.
“ Çok mu farklıyım?” diye sorarken gözlerime baktı.
“Evet” dedim.
“Peki, ne düşünüyorsun?”
“Hiçbir şey” dedim, “Sadece şaşkınım.”
“Olmadı, yapamadım.”
“Peki, neden memlekette?” derken sözümü kesti.
“Oradakilere bu durumu nasıl izah edebilirdim. Senin şimdi yaşadığın bu şaşkınlığı orada kaç kişiye yaşatabilirdim.”
“Ama” dedim.
“Ben iki parçaya ayrıldım. İki farklı karaktere büründüm. Senin tanıdığın, ailemin tanıdığı ben ve buradaki hayatı kovalayan ben arasında fark var.”
“Seni anlayamadım, bu şekle girmek zorunda mıydın?”
“Yapamadım, olmadı.” Derken aslında her şeyin cevabını da aynı anda veriyordu. “ suçlu ben değilim…”
*
Evin büyük kızı ikinci çocuğuydum. Babam daha yedi yaşlarımdayken üzerimde hâkimiyet kurmaya başlamıştı. Uzun etekler giyerdim, ablalardan kuran okumayı öğrenirdim. Hanım hanımcık tavırlarım büyüklerim tarafından ilgi görürdü. İlk okulun sonrasında benim için iki tercih vardı. Birincisi kuran kursuna gitmek, ikincisi imam hatip lisesine gitmek. Babam ikincisini uygun gördü ve imam hatip lisesine gittim. Oradan da İstanbul Üniversitesi İlahiyat bölümüne yerleştim.

Buraya kadar her şey normaldi. Lise yıllarımda başımı örtüp derslere girebiliyordum. Televizyondan gördüklerimiz ve duyduklarımız üniversitede bu rahatlığın olmadığını ve başımızı açmamız gerektiğini söylüyordu. Bu yaşıma hayatım adına kadar aldığım kararlar benim değil babamındı ve bundan sonrasında da onun fikrini almak benim için zor değildi. Bir gece “Okumalısın kızım” dedi. “ Devir kötü, kimseye muhtaç olmadan kendi ayakların üzerinde durabilmelisin.”

ÖSS sınavına girerken açmıştım başımı, ardından kayıtta tekrarladım aynı şeyi ve okulun ilk günü okulun önünde yine yaptım. Bu üç seferde de çok zorlanmıştım. Elimi her başıma götürüşümde ruhum bin parçaya bölünüyor ve ben asalak oluveriyordum. Bütün kimliğimi çantama sokup, onların istediği şekilde Aytmatov’un dediği mankurt gibi, derslere giriyordum. Okuldaki arkadaşlarla konuşmalarımız hep kendimizi teselli etme çabasıydı. Gelecekte iyi işler yapmak, gelecek nesli kurtarmak adına açıyorduk başımızı. Eğer biz bunu yapmazsak birileri bizim yerimize bu sıralarda yer alacak ve geleceğimizi şimdiki zamanımızı şekillendirdikleri gibi yine onlar şekillendirecekti. Buna izin veremezdik. İlk dönemin sonuna geldiğimizde iyice alışmıştım. Ruhumdaki parçalanma azalmıştı. İşin aslı yaptığım şey gayet normal gelmeye başlamıştı. Ardından sınavlar, konferanslar, seminerler derken zaman su gibi akıp geçti ve koca bir yılı bitirip tekrardan baba ocağına tatilimi geçirmek için geldim.
Benimle gurur duyuyordu babam, gittiği her yerde övünçle bahsediyordu benden. “Kızım Allah’a şükür dinini de öğrendi, okudu da…” diyordu. Mahallemizdeki küçük çocukları ders vermem için bizim eve gönderiyorlardı.

Sonra ikinci yıl başladı. Okul derslerim daha da yoğunlaştı. Hayatımın her alanını okul kaplamıştı. Bu arada başörtüsü ile alakalı önemli değişikler olmuş ve işler daha sıkı tutulmaya başlamıştı. Arkamda ailemin desteği olduğu için ben rahat davranıyordum. Birkaç arkadaşım bu arada artık başlarını açamayacaklarını söyleyip okulu bırakmıştı. Bir gün bir tanesi ile konuşurken, işittiklerim içimi yaraladı; “Yeter artık dayanamıyorum, ne olduğumu anlayabilmiş değilim. Beni olduğum gibi kabul etmeyen bir devletin üniversitesinde zorla okumaya çalışıyorum. Okuduktan sonra ne olacak, çalışma hayatımda da aynı sorunlarla karşılaşmayacak mıyım? Zalimin zulmü bitecek mi? Artık yapamayacağım. Bu yaşıma kadar birilerinin istediği şekilde yaşadım, artık kendi isteklerime önem vereceğim.”

Hiçbir cevap veremedim. Yanında ayrılıp eve doğru yürümeye başladım. Yolda insanlar iki farklı görünüyorlardı gözüme ve mutlaka farklı sınıflandırmalar yapıyordum. Kimisini ötekileştiriyor kimisini kendi safıma çekiyordum. Arkadaşımın yerine kendimi koymayı asla düşünmemiştim. Onun kafasında çözemediği sorunları ben çözmüştüm çünkü, benim amaçlarım vardı ve ben o doğrultuda yaşıyordum. Günler haftalar geçti, düşünceler benliğimi iyice kaplamaya başladı.

Evin içinde kapalıydım, okulun önüne kadar kapalıydım, okulda açıktım. Kimliklerimdeki fotoğraflarda başım açıktı, düğün nişan gibi törenlerde çekilenlerde kapalıydım. İki kareyi yan yana koyduğumda iki farklı insan gibi görünüyordum.
Biliyor musunuz sonra ne yaptım?

Üçüncü yılın başında kendi kendime aldığım bir kararla okulun önüne kadar başörtülü gitmemeye başladım. Zor gelmeye başlamıştı. Okulun önünde nasıl olsa açıyordum ve saçlarım görünüyordu. O yüzden evden başı açık çıkmamın bir zararı yoktu. Giyinişim de bu kararım doğrultusunda hafif değişikliklere uğradı. Fakat açıklık getirmem bir konu vardı oda memlekette nasıl davranmam gerektiğiydi? Memlekettekiler benim açık dolaşmama bozulabilirlerdi. Onların yanında kapalı olmalıydım. Hem başörtüsü bana yakışıyor ve güzel de gösteriyordu.

Artık bütün sorun hallolmuştu. Memlekete döndüğümde ailemin istediği, içimin rahat ettiği şekildeydim. İstanbul’a geldiğimde devletimin benden istediği gibi oluyordum. Bilmiyorum hangisi daha benimsiydi ama işte ben iki kişilik arasında yaşayıp gidiyordum. Açıkçası bu şekilde daha mutlu yaşıyordum. İlk iki yıl yaşadığım kişilik problemlerine bir çare bulmuşa benziyordum.
Nisan ayı gelmişti. Ağaçlar çiçeğe durmuştu. Şehir baharın coşkusunu yaşıyordu. Evde duramadım, kendimi sokağa attım. Önce Taksim’den Karaköy’e yürüdüm. İstiklal’den geçerken yağmur başladı, bir kaffede sıcak bir kahve içtim. Karaköy’e vardığımda Acıktığımı hissettim ve Eminönü’nde balık yemeyi düşündüm. Galata Köprüsü’nden yürüyerek geçtim ve sahildeki bir balıkçıda boş bir yere oturdum. Hafiften bir rüzgar esiyordu. Etrafım kalabalıktı. Nedenini bilmiyorum ama kafamı çevirip arkama baktım ve onu gördüm. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. “Nasılsın?” diye sorarak konuşmaya başladım. Memlekette yıllarca abla diye peşimden koşmuş, beni kapalı olarak bilen komşumuzun oğlunun yüzünde bu şaşkınlığı görmek açıkçası beni pek ilgilendirmedi. Her şeyi oturup anlatabilirdim. Anlattım da.

“ Abla iyi de, neden bu ikili hikaye?”
“ Ben olduğum gibi görünmek istediğimde onlar kabul etmedi, onların istediği kılığa da ben giremedim. Biliyor musun? bir yanım asıl beni oynarken diğer yanım sahte benliğimi simgeliyor ve ben şimdi burada oturup seninle konuşurken dahi hangi yanımın ağırlığını taşıdığımı bilmiyorum.” Dedim.
“peki,” dedi “Sizi çok iyi anlıyorum, daha doğrusu anlamaya çalışıyorum fakat bir sorum olacak?”
“Tabi ki sor!” dedim.
“ Bu okul bittikten sonra, yaşamınıza nasıl devam edeceksiniz? Yani evlendiğinizde eşinizin karşısına nasıl çıkacaksınız?”
“ Biliyor musun, bu konuyu hiç düşünmedim. Şu anki halim sahte benliğimi temsil ediyor demiştim fakat gördüğün bu sahte benlik ruhumu ve bedenimi zapt etti. Kişiliğimi taşımayı ayıplar oldum. Ne isteniyorsa benden onu yaptım, bundan sonrasında da ailem, evleneceğim kişi nasıl olmamı istiyorsa öyle olacağım.”
“ Fakat bu sizin hayatınız?”
“ Evet haklısın. Oyuncu benim fakat senaryoyu başkaları yazıyor.” Dedim ve belli bir süre sessiz kaldım. Oda konuşmadı.
“ Biliyor musun?” dedim. Yüzüme baktı.
“ Düşündüğümde, kendimi bir kukla olarak görüyorum ve sanırım hep bir kukla olarak kalacağım…”

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

adem dönmez

kırık kanatlı kelimeler

ELLERİMİ UZATSAM...

Ana Sayfa
KİMİM BEN
GEÇMİŞ
e-posta
öykülerim...

Kategoriler

GECEYE DÜŞENLER

sessizyusuf
bilal can
ogzulmart
zelihabekoglu
filbahar
birelifhali
oykucu
mstbyd
sumeyyeakkok


adem dönmez